Hoşumuza giden kitaplarımız

  • Mustafa İslamoğlu - Hayat Kitabı Kur'an
  • Celaleddin Vatandaş - Hz. Muhammedin Hayatı Mekke Medine Dönemi 2 cilt

30 Aralık 2008 Salı

Sevgili Senai Demirci imzalı bir yazı... ÖZÜR DİLİYORUZ...

Sevgili Senai Demirci'nin resmi internet sitesinde yer alan ve pek de yerinde tespitlerle dolu olan bu yazısını belki gözlerden kaçmıştır diye düşünerek burada yer vermek istiyorum. İlgilenenlere / Meraklısına


ben �tehcir� ettim, itiraf ediyorum, özür diliyorum

Sen, en başında bizden teşekkür istemiştin. Kesin ve mutlak bir �hamd�i telkin etmiştin. İnsan olmanın ilk şartıydı şükran duymak. Hak etmediğim ve doğar doğmaz gördüğüm tüm iyilikler için minnettar kalmalıydım. Hakkını veremeyeceğim lütuflar karşısında mahcup olmalıydım. Hiç kimsenin anmadığı bir şey bile değilken, itibarlı ve onurlu bir insan olarak var edildiğime hayret etmeliydim. Hiç ummadığım halde, istemesini bile bilemeyeceğim onca güzelliğin verilmesini az görmemeliydim. Hayrete düşmeliydim varlığım karşısında. Parmak uçlarıma bakıp şaşırmalıydım. Kirpiklerimin her biri için her gün yeniden sevinmeliydim. Akıl sahibi oluşumu, sevecek, sevilecek, sevinecek, sevindirecek bir kalbin göğsümde hiç emek vermeden çırpınışını fark edip yüzüm yerde, hep mahcup gezmeliydim. Ama ben varlığımı kanıksadım. Yok saydım elimdekileri ve ellerimi.. Hayret borçlanmaktan uzak durdum. Minnet duygumu kovdum içimden. Bana hatırlattığını unuttum. Uyarını sürgün ettim kalbimden. Hicret ettirdim yanımdan yöremden. �Tehcir�im için özür diliyorum.
***

Minnetim �âlemlerin Rabbine� olmalıydı, senin dediğine göre. İlle de �âlemlerin Rabbine.� �Müslümanların Rabbine� değil. �Türklerin Rabbine� de değil. � Benden yana olanların Rabbine�� hiç değil. Âlemde ne varsa, ne haldeyse, hepsinin varlığı için minnettar olmalıydım. Âlemde kim nefes alıyorsa, ne haldeyse, nasıl giyiniyorsa, nasıl inanıyorsa, nerede yaşıyorsa, nasıl düşünüyorsa� hepsinden her halinden memnun olmamı, hatta müteşekkir olmamı bekledin. �Elhamdülillahi Rabbil âlemîn� dediğimde, �bölücü olmayacağım� diyordum. Ayırımcılığa karşı duracağıma söz veriyordum. Müslüman olsun olmasın, inansın inanmasın, Türk olsun, Kürt olsun, Ermeni olsun, Rum olsun, günahkâr olsun, masum olsun, herkesin âlemdeki varlığını, var olduğu şekliyle kabullendiğimi, �gel, ne olursan ol, gel!� içtenliğiyle beyan ediyordum. Zoraki değil, hoşnut kalarak. Onları , o halleriyle var eden Rabbime teşekkür borçlu olacak kadar memnuniyetle� Ama ben senin adını dışlama aracı eyleyebildim. Seni dinleyerek yaşayanların bölücü/ırkçı/dışlayıcı diye görün(tülen)mesine tanık oldum. Gerçeğe teslim oluşumu, yani Müslüman oluşumu taraftarlığa indirgediğim oldu. Meğer sözlerini dilime aldığım halde, kulağımdan uzak etmişim. Kulağıma değdirsem bile, kalbimin kapısından içeri sokmamışım. Ruhsuz ezberlerin, resmi okumaların yüzüne yazmışım hatırını. Hayatımdan göç ettirmişim seni. Tehcirim için özür diliyorum.
***
***
Sen �açıkça� beyan ettiğin halde, ben kendi anlayışımın darlığını senin anlatımının darlığına yordum. Sen tekrar tekrar anlatacak kadar şefkatle aklıma tenezzül ettiğin halde, ben kendi kavrayışımı küçültüyormuş gibi yaparak, senin anlaşılırlığını küçümsedim. Yüceltme görüntüsüyle aşağıladım seni. Büyük bilme bahanesiyle küçülttüm varlığını. Anlaşılmaz ve erişilmez yaparak, aklımın sahasından dışarı attım sözlerini. Soğuk ve sessiz duvarlarda yüksekçe yerlere asarak, hürmet ediyormuş gibi yaparak, sözlerini nefesime dolamaktan, anlamını kalbime indirmekten kaçındım. Terk ettim seni. Hiç kulak asmayarak, el üstünde tutmayarak, canlı ve heyecanlı sohbetlerime çağırmayarak, kapı dışarı ettim seni, ciddiye almadım. Göç ettirdim günlerimin gündeminden. Tehcir ettim aklımın odacıklarından seni. Özür diliyorum.
***
Bir elde yazılı olduğun kâğıtlar, diğerinde otomatik silahlarla çekilen sarıklı sakallı cübbeli insan pozlarını milyonlarca kez çoğalt(tır)anlara itiraz etmedim. Senin sayfalarını, kaçırdıkları rehinelerin arkasına iri iri yazarak �kerîm� ve �aziz� olan adını dehşetle, korkuyla, terörle andıran çaresizlere tavır almadım. Sahip çıkmadım itibarına. Rahmeti ve merhameti, huzuru ve barışı müjdeleyen mesajlarının insafsız körlüklerin dizi dibine savrulmasına, amansız sağırlıkların ayakları altında ezilmesine razı oldum. Sokağa terk ettim seni. Nefeslerimin sıcağından mahrum bıraktım diri hecelerini. Varlığın evinde başköşede kurulmuş idrak sofralarına oturtmadım seni. Kıyıda köşede sabahlattım kelimelerini. Kentimin meydanlarında ağırlayamadım seni; köprü altı yoksulluklarına ittim söylediklerini. Kendimin kalabalığına çağıramadım seni; mezar taşı aralarına kıvrılmış hüzünlere yakıştırdım vesikalık resmini.. hayat bahşeden sözlerini hayatın şahdamarından dışarı akıttım. Ölülerin yanı başına sürdüm seni. Tehcirim için özür diliyorum.
***
Sana bunca ettiklerim karşısında utanıyorum. Özür dileyecek dilden bile yoksunum. Seni bize diri nefesiyle, hayata çağıran sesiyle, bizi diriltmek için getiren Rahmet Elçisine (asm) �Ya Rabbi, benim kavmim bu Kur�ân�a [devri geçmiş], [hayattan kovulmuş], [gündemden uzak tutulmuş], [yaşama alanlarından sürgün edilmiş], [tehcir edilmiş] mehcûr bir kitap muamelesi yaptı� diye sitem edeceği o günden korkuyorum. [Bak. Furkan, 30] Seni tehcir ettiğim için, senin tehcirini başka tehcirler kadar özür dilenir görmediğim için senden bin kere bin kere özür diliyorum ey Kitab�ım.

11 Ocak 2008 Cuma

Fark edilmek mi? Fark yaratmak mı?

2 Muharrem 1429 / 11 Ocak 2008

Anne ve babalar başta olmak üzere, yakın temasta bulunan aile büyükleri, çocuklarının, torunlarının ya da yeğenlerinin uysal, sorun çıkarmayan ve söz dinleyen çocuklar olmasını isterler. Böyle çocuklar, içine girdikleri toplulukların takdirini toplar, olmadıkları ortamlarda haklarında olumlu sözler söylenir, tabir-i caizse izlenme rekorları kırarlar.

Genel olarak hepimizin istediği bu çocuk modeli, ilk etapta sorun çıkarmayan bir görüntü verse de, çocuk büyüyüp, kendi istek ve düşünceleri çerçevesinde hareket etme becerisini kazandığı zaman, uysallık; dik başlılığa, sorunsuzluk; birbirine bağlı zincirleme problemlere, söz dinleme hali ise; isyana, gebedir.

Örnek verecek olursak, babanın ve annenin çocuğu üzerindeki etkisi ve/veya otoritesi sevgi odaklı değil de, kendisine verilecek cezaların yaptırım gücü ile doğru orantılı ise, ki ne yazık ki genel olarak toplumumuzda hakim olan durum budur, ilerleyen yıllar itibariyle sorunlarımız azalmayacak ve hatta artarak bizi bunaltmaya devam edecektir. Annenin ve babanın fiziksel gücüne karşı koyabilecek gelişmişliğe ulaşan genç için şiddet, çocukken olduğu kadar caydırıcı olmayacaktır... Babanın “yanına gelirsem bacaklarını kırarım” ya da annenin “kızdırma beni saçlarını yolar, eline veririm” tarzındaki tehditleri, çocuğun, bunların defalarca söylenmesine karşın gerçekleşmemesi veya artık gerçekleşse bile karşı koyma gücüne sahip olmanın verdiği rahatlık ile dikkate alınmayacaktır.

Hayatın normal akışı içinde ailesinden zaman zaman çeşitli tavizler, çatışmayı göze alan ya da bir şekilde ev ortamından uzaklaşmayı başaran (evlilik, tahsil hayatı, iş vb.) genç, üzerindeki baskının yokluğu ile kendisine dayatılan, içinin boş olduğunu ve işe yaramadığını gördüğü her türlü davranış kalıbını yıkmak için çok ciddi bir ortam bulmuş demektir ve bu genç işe koyulmakta geç kalmayacaktır.

Yolda, parkta, otobüs durağında, dershane önlerinde vs. birine çok benzeyen gençler görürsünüz. Aynı model saçları, aynı tarz giyim şekli, aynı espriler ve davranış kalıpları içinde gençler/insanlar... aslında her biri, cımbızla çekilip, steril ve bağımsız bir ortamda incelenecek olsa, aslında farklı olmak adına ciddi bir operasyondan geçtikleri görülecektir. Belki de yaşı biraz daha ilerlemiş olanlar için “akla hayale gelmedik çılgınlıklar” olarak adlandırılabilecek aksesuarlar, saç modelleri, giyim tarzları... bunların bir nedeni olmalı ve evet bunların bir nedeni var... Bütün bunların altında “farklı olmak” duygusu vardır aslında. Ancak gelin görün ki, bu gençler / insanlar “farklı olmak” isterken, “farkında olmadan” kendi yaş kategorileri içinde son derece “sıradan”, hatta neredeyse “aynı tornadan çıkmış” gibi bir izlenim verirler. Bir noktada kendini başa dönmüş, yani kategorize edilmiş hisseden gençler/insanlar ya bu gidişe dur diyecek ve sıradanlığı seçecek (ki bu sefer bir başka sınıfın içine girecektir), ya daha da “farklı olmak” için harekete geçecek, ya da sorunun aslına, şansı/aklı varsa inecek ve “farklı olmak” gibi sonu gelmez bir mücadele yerine “fark yaratmanın” yollarını arayacaktır.

Bu satırları yazan arkadaşınızın naçizane görüşü, farklılığı düşünsel alanda oluşturabilen insanların farklı yönlerini törpülemek, onları toplumun geneline benzetmek, sıradanlaştırmak yerine, teşvik etmeye çalışmak, iyi ve faydalı alanlara yönlendirmenin yollarını bulmak olmalıdır. Bunun ise öncelikle kendini tanıyan insanların başarabileceği bir mücadele olduğunu düşünüyorum.

O halde gelin, önce kendimizi tanımak için yola çıkalım. Bizi seven insanların dikkatlerini çeken, anlayamadıkları hareketlerimizi eleştirmelerine izin verelim, gerekirse teşvik edelim. Kabuğumuzun içinde gizlediğimiz, yıkılmasından korktuğumuz kalelerimizin yerle bir olmasını istemiyorsak, kapıları açalım. Neyim, kimim, ne için varım, varlığım diğer insanların hayatlarında ne kadar önemli bir yer tutuyor, bunun derecesi ve sebepleri... gibi bizi ilgilendiren birincil sorulara cevaplar arayalım. Kalemizi restore edelim, beğenmediğimiz, bize zarar veren yönlerimizi değiştirmek için uğraşalım. Bunların mutlaka devasa konular, atılımlar olmasına da gerek yok biliyor musunuz. Her gece yatmadan dişlerimizi fırçalamak, ayakkabılarımızı boyamadan giymemek, her gün ve her şartlar altında kitap okumak için zaman ayırmak, yemeklerden önce ve dışarıdan eve gelince ellerimizi yıkamak gibi basit ama “uzun bir yolun ilk adımları” niteliğindeki fiilleri gerçekleştirelim. Bunları başardıkça kendimize olan güvenimiz yerine gelecek ve daha büyük hedefler, etkisini bizi seven insanların da görebileceği davranışlara yelken açacağız.

Dikkat dikkat! Bu mücadele, bir ömür boyu kadar uzun, saatlerce koşmak kadar yorucu ve zaman zaman sıkıcı ve baş ağrısı kaynağı olabilir. Ancak, unutmayalım ki, hiçbir başarı, uğrunda mücadele etmeden elde edilmiyor. (Bu satırları sizlerle paylaşan kardeşiniz de, bu yazıyı bir daha, sanki bir başkasının yazdığını varsayarak okuyacak ve kendini her daim geliştirmenin yollarını arayacaktır.)

Ve bir not: şayet eşiniz, çocuğunuz, yeğeniniz, kardeşiniz varsa, ki mutlaka vardır, onlar sizin en bilmediğiniz yönlerini bulacaktır, bunu size zaman zaman en masum, ancak zaman zaman da en istemediğiniz şekilde söyleyeceklerdir. Onlara fırsat veriniz. Onlara teşekkür ediniz. Çünkü onlarla ve onların sayesinde gelişebiliriz, inşallah da gelişeceğiz.

Değişme ve gelişme kanallarına parazit girmemiş insanlardan olmamız, dinamik, coşkulu, anlamlı ve kaliteli bir hayat yaşamamız ve bu mücadelemizin hiç bitmemesi duası ile...

Bir hikaye... Ve bize düşündürdükleri...

2 Muharrem 1429 / 11 Ocak 2008

Çok hoşuma giden ve sizlerle paylaşmak istediğim bir hikaye var arkadaşlar. Hemen aktarıyorum.

Efendim... Uzun zaman önce, bir ülkenin halkı arasında ciddi bir tartışma çıkmış. İki kişi bir araya gelse hemen bu konuyu konuşur olmuşlar. Tartışma konusu, “Ayda yaşam var mı? Şayet varsa, onlar bizi görüyor mu? Acaba onlara sesimizi nasıl duyurabiliriz?” imiş. Tartışmalar dalga dalga büyüyüp kralın kulağına kadar gelmiş. Kral bilge kişilerin bir araya getirilmesi için ülkenin her bir köşesine adamlarını yollamış. Halka verilen süre sona erdiği zaman sarayın bahçesi ülkenin akil adamları tarafından dolmuş. Kral kısaca durumu izah etmiş ve bu soruya bir çözüm bulmalarını emir buyurmuş. Ülkenin ileri gelenleri oturup, günlerce düşünüp tartışmışlar. İçlerinden birisi “Sarayın yakınlarındaki ucu bucağı görülemeyecek kadar büyük ovaya toplayabildiğimiz kadar adam toplayalım. Hep birlikte aynı anda bağıralım. Şayet ayda birileri varsa sesimizi mutlaka duyacaklardır ve belki bize cevap bile verebilirler” demiş. Kral bu fikri benimsemiş ve toplanılacak günü ülkenin her yerine duyurmuş. Süre dolmuş ve o güne kadar görülmemiş bir kalabalık bir araya gelmiş. Kral “Aynı anda bağırabilmek için kalenin surlarından önce bir uyarı top ateşi yapılacak. Sonra herkes derin bir nefes alacak ve ikinci top sesi ile birlikte hep birlikte aynı anda, tüm gücünüz ile “MERHABA” diye bağırılacak.”demiş. Kalabalık büyük bir sessizlik içinde beklemeye başlamış. İlk top sesinin ardından herkes derin bir nefes almış veee ikinci top sesi duyulmuş ardından. Ancak kral büyük bir ses duyacağını beklerken, kocaman alandan tabir-i caizse çıt bile çıkmamış. Çünkü herkes:”Bu kadar insan varken, benim sesimin olup, olmadığını kim bilecek. Fark edilmez bile. O halde neden kendimi yorayım ki!” diye düşünmüş ve bağırmamış. Kral olanları hayret içinde izlemiş. Tebaasındaki insanların bir vücut olma bilincinden uzaklaştığını, sadece kendini düşündüğünü, dünyanın merkezine kendilerini koyduklarını, yarın bir gün bir savaş çıkacak olsa, halkının kendisini yarı yolda bırakacağını anlamış ve halkının içindeki o birlik ve beraberlik duygusunu yeniden nasıl inşa edebileceğini düşünmeye başlamış. Başlamış ancak kral bunu düşüne dursun, halkın arasındaki bağların zayıfladığını, hatta koptuğunu, insanların sadece kendini düşündüğünü öğrenen komşu ülkenin kötü kalpli kralı ülkeye bir sefer düzenlemiş ve krallığın tamamını ele geçirmiş. Masal da burada bitmiş...”

Masal bitmiş ama hayat devam ediyor arkadaşlar... Bazen sosyal hayatın içinde olan bizlere çeşitli görevler veriliyor, bazı şeyleri yapmamız isteniyor. Görevleri yerine getirdiğimiz ölçüde insanların bizi olan güveni artacaktır, yeni görevler peşi sıra gelmeye başlayacaktır. Yeni görevler yeni başarılar, yeni başarılar yeni görevler... Sonuçta da insanlar tarafından güveniliriz, saygı duyuluruz ve başarılı biri olarak tanınırız... Denemek çok kolay değildir. Bu zor bir yoldur. Ancak sonuç bizi mutlu edecek ve kendinizi daha iyi ve bir işe yarar hissedeceksiniz.
Şimdi diyelim ki, bir basketbol takımının oyuncususunuz. Takımın direkt oyuncusu olabilmek için ya çok yetenekli olacağız ya da çok çalışacağız. Çünkü bize ne zaman ihtiyaç duyulacağını bilemeyiz ve kendimizi ispat edebilmek için karşımıza çıkacak en ufak bir şansı dahi, en etkin şekilde kullanabilecek kadar hazır olmamız gerekiyor. Bir de sosyal hayattaki rollerimizi, statümüzü kısacası egomuzu bir kenara bırakıp, bir oyuncu olarak saha çıkmamız gerekiyor arkadaşlar. Alacağımız kısa sürelerde göstereceğimiz yüksek performans bizi hedeflerimize ulaştıracaktır, kuşkunuz olmasın.

Başarılı, huzurlu, dinamik ve coşkulu bir yaşam sürmeniz dileği ile...