2 Muharrem 1429 / 11 Ocak 2008
Anne ve babalar başta olmak üzere, yakın temasta bulunan aile büyükleri, çocuklarının, torunlarının ya da yeğenlerinin uysal, sorun çıkarmayan ve söz dinleyen çocuklar olmasını isterler. Böyle çocuklar, içine girdikleri toplulukların takdirini toplar, olmadıkları ortamlarda haklarında olumlu sözler söylenir, tabir-i caizse izlenme rekorları kırarlar.
Genel olarak hepimizin istediği bu çocuk modeli, ilk etapta sorun çıkarmayan bir görüntü verse de, çocuk büyüyüp, kendi istek ve düşünceleri çerçevesinde hareket etme becerisini kazandığı zaman, uysallık; dik başlılığa, sorunsuzluk; birbirine bağlı zincirleme problemlere, söz dinleme hali ise; isyana, gebedir.
Örnek verecek olursak, babanın ve annenin çocuğu üzerindeki etkisi ve/veya otoritesi sevgi odaklı değil de, kendisine verilecek cezaların yaptırım gücü ile doğru orantılı ise, ki ne yazık ki genel olarak toplumumuzda hakim olan durum budur, ilerleyen yıllar itibariyle sorunlarımız azalmayacak ve hatta artarak bizi bunaltmaya devam edecektir. Annenin ve babanın fiziksel gücüne karşı koyabilecek gelişmişliğe ulaşan genç için şiddet, çocukken olduğu kadar caydırıcı olmayacaktır... Babanın “yanına gelirsem bacaklarını kırarım” ya da annenin “kızdırma beni saçlarını yolar, eline veririm” tarzındaki tehditleri, çocuğun, bunların defalarca söylenmesine karşın gerçekleşmemesi veya artık gerçekleşse bile karşı koyma gücüne sahip olmanın verdiği rahatlık ile dikkate alınmayacaktır.
Hayatın normal akışı içinde ailesinden zaman zaman çeşitli tavizler, çatışmayı göze alan ya da bir şekilde ev ortamından uzaklaşmayı başaran (evlilik, tahsil hayatı, iş vb.) genç, üzerindeki baskının yokluğu ile kendisine dayatılan, içinin boş olduğunu ve işe yaramadığını gördüğü her türlü davranış kalıbını yıkmak için çok ciddi bir ortam bulmuş demektir ve bu genç işe koyulmakta geç kalmayacaktır.
Yolda, parkta, otobüs durağında, dershane önlerinde vs. birine çok benzeyen gençler görürsünüz. Aynı model saçları, aynı tarz giyim şekli, aynı espriler ve davranış kalıpları içinde gençler/insanlar... aslında her biri, cımbızla çekilip, steril ve bağımsız bir ortamda incelenecek olsa, aslında farklı olmak adına ciddi bir operasyondan geçtikleri görülecektir. Belki de yaşı biraz daha ilerlemiş olanlar için “akla hayale gelmedik çılgınlıklar” olarak adlandırılabilecek aksesuarlar, saç modelleri, giyim tarzları... bunların bir nedeni olmalı ve evet bunların bir nedeni var... Bütün bunların altında “farklı olmak” duygusu vardır aslında. Ancak gelin görün ki, bu gençler / insanlar “farklı olmak” isterken, “farkında olmadan” kendi yaş kategorileri içinde son derece “sıradan”, hatta neredeyse “aynı tornadan çıkmış” gibi bir izlenim verirler. Bir noktada kendini başa dönmüş, yani kategorize edilmiş hisseden gençler/insanlar ya bu gidişe dur diyecek ve sıradanlığı seçecek (ki bu sefer bir başka sınıfın içine girecektir), ya daha da “farklı olmak” için harekete geçecek, ya da sorunun aslına, şansı/aklı varsa inecek ve “farklı olmak” gibi sonu gelmez bir mücadele yerine “fark yaratmanın” yollarını arayacaktır.
Bu satırları yazan arkadaşınızın naçizane görüşü, farklılığı düşünsel alanda oluşturabilen insanların farklı yönlerini törpülemek, onları toplumun geneline benzetmek, sıradanlaştırmak yerine, teşvik etmeye çalışmak, iyi ve faydalı alanlara yönlendirmenin yollarını bulmak olmalıdır. Bunun ise öncelikle kendini tanıyan insanların başarabileceği bir mücadele olduğunu düşünüyorum.
O halde gelin, önce kendimizi tanımak için yola çıkalım. Bizi seven insanların dikkatlerini çeken, anlayamadıkları hareketlerimizi eleştirmelerine izin verelim, gerekirse teşvik edelim. Kabuğumuzun içinde gizlediğimiz, yıkılmasından korktuğumuz kalelerimizin yerle bir olmasını istemiyorsak, kapıları açalım. Neyim, kimim, ne için varım, varlığım diğer insanların hayatlarında ne kadar önemli bir yer tutuyor, bunun derecesi ve sebepleri... gibi bizi ilgilendiren birincil sorulara cevaplar arayalım. Kalemizi restore edelim, beğenmediğimiz, bize zarar veren yönlerimizi değiştirmek için uğraşalım. Bunların mutlaka devasa konular, atılımlar olmasına da gerek yok biliyor musunuz. Her gece yatmadan dişlerimizi fırçalamak, ayakkabılarımızı boyamadan giymemek, her gün ve her şartlar altında kitap okumak için zaman ayırmak, yemeklerden önce ve dışarıdan eve gelince ellerimizi yıkamak gibi basit ama “uzun bir yolun ilk adımları” niteliğindeki fiilleri gerçekleştirelim. Bunları başardıkça kendimize olan güvenimiz yerine gelecek ve daha büyük hedefler, etkisini bizi seven insanların da görebileceği davranışlara yelken açacağız.
Dikkat dikkat! Bu mücadele, bir ömür boyu kadar uzun, saatlerce koşmak kadar yorucu ve zaman zaman sıkıcı ve baş ağrısı kaynağı olabilir. Ancak, unutmayalım ki, hiçbir başarı, uğrunda mücadele etmeden elde edilmiyor. (Bu satırları sizlerle paylaşan kardeşiniz de, bu yazıyı bir daha, sanki bir başkasının yazdığını varsayarak okuyacak ve kendini her daim geliştirmenin yollarını arayacaktır.)
Ve bir not: şayet eşiniz, çocuğunuz, yeğeniniz, kardeşiniz varsa, ki mutlaka vardır, onlar sizin en bilmediğiniz yönlerini bulacaktır, bunu size zaman zaman en masum, ancak zaman zaman da en istemediğiniz şekilde söyleyeceklerdir. Onlara fırsat veriniz. Onlara teşekkür ediniz. Çünkü onlarla ve onların sayesinde gelişebiliriz, inşallah da gelişeceğiz.
Değişme ve gelişme kanallarına parazit girmemiş insanlardan olmamız, dinamik, coşkulu, anlamlı ve kaliteli bir hayat yaşamamız ve bu mücadelemizin hiç bitmemesi duası ile...
Hoşumuza giden kitaplarımız
- Mustafa İslamoğlu - Hayat Kitabı Kur'an
- Celaleddin Vatandaş - Hz. Muhammedin Hayatı Mekke Medine Dönemi 2 cilt
11 Ocak 2008 Cuma
Bir hikaye... Ve bize düşündürdükleri...
2 Muharrem 1429 / 11 Ocak 2008
Çok hoşuma giden ve sizlerle paylaşmak istediğim bir hikaye var arkadaşlar. Hemen aktarıyorum.
Efendim... Uzun zaman önce, bir ülkenin halkı arasında ciddi bir tartışma çıkmış. İki kişi bir araya gelse hemen bu konuyu konuşur olmuşlar. Tartışma konusu, “Ayda yaşam var mı? Şayet varsa, onlar bizi görüyor mu? Acaba onlara sesimizi nasıl duyurabiliriz?” imiş. Tartışmalar dalga dalga büyüyüp kralın kulağına kadar gelmiş. Kral bilge kişilerin bir araya getirilmesi için ülkenin her bir köşesine adamlarını yollamış. Halka verilen süre sona erdiği zaman sarayın bahçesi ülkenin akil adamları tarafından dolmuş. Kral kısaca durumu izah etmiş ve bu soruya bir çözüm bulmalarını emir buyurmuş. Ülkenin ileri gelenleri oturup, günlerce düşünüp tartışmışlar. İçlerinden birisi “Sarayın yakınlarındaki ucu bucağı görülemeyecek kadar büyük ovaya toplayabildiğimiz kadar adam toplayalım. Hep birlikte aynı anda bağıralım. Şayet ayda birileri varsa sesimizi mutlaka duyacaklardır ve belki bize cevap bile verebilirler” demiş. Kral bu fikri benimsemiş ve toplanılacak günü ülkenin her yerine duyurmuş. Süre dolmuş ve o güne kadar görülmemiş bir kalabalık bir araya gelmiş. Kral “Aynı anda bağırabilmek için kalenin surlarından önce bir uyarı top ateşi yapılacak. Sonra herkes derin bir nefes alacak ve ikinci top sesi ile birlikte hep birlikte aynı anda, tüm gücünüz ile “MERHABA” diye bağırılacak.”demiş. Kalabalık büyük bir sessizlik içinde beklemeye başlamış. İlk top sesinin ardından herkes derin bir nefes almış veee ikinci top sesi duyulmuş ardından. Ancak kral büyük bir ses duyacağını beklerken, kocaman alandan tabir-i caizse çıt bile çıkmamış. Çünkü herkes:”Bu kadar insan varken, benim sesimin olup, olmadığını kim bilecek. Fark edilmez bile. O halde neden kendimi yorayım ki!” diye düşünmüş ve bağırmamış. Kral olanları hayret içinde izlemiş. Tebaasındaki insanların bir vücut olma bilincinden uzaklaştığını, sadece kendini düşündüğünü, dünyanın merkezine kendilerini koyduklarını, yarın bir gün bir savaş çıkacak olsa, halkının kendisini yarı yolda bırakacağını anlamış ve halkının içindeki o birlik ve beraberlik duygusunu yeniden nasıl inşa edebileceğini düşünmeye başlamış. Başlamış ancak kral bunu düşüne dursun, halkın arasındaki bağların zayıfladığını, hatta koptuğunu, insanların sadece kendini düşündüğünü öğrenen komşu ülkenin kötü kalpli kralı ülkeye bir sefer düzenlemiş ve krallığın tamamını ele geçirmiş. Masal da burada bitmiş...”
Masal bitmiş ama hayat devam ediyor arkadaşlar... Bazen sosyal hayatın içinde olan bizlere çeşitli görevler veriliyor, bazı şeyleri yapmamız isteniyor. Görevleri yerine getirdiğimiz ölçüde insanların bizi olan güveni artacaktır, yeni görevler peşi sıra gelmeye başlayacaktır. Yeni görevler yeni başarılar, yeni başarılar yeni görevler... Sonuçta da insanlar tarafından güveniliriz, saygı duyuluruz ve başarılı biri olarak tanınırız... Denemek çok kolay değildir. Bu zor bir yoldur. Ancak sonuç bizi mutlu edecek ve kendinizi daha iyi ve bir işe yarar hissedeceksiniz.
Şimdi diyelim ki, bir basketbol takımının oyuncususunuz. Takımın direkt oyuncusu olabilmek için ya çok yetenekli olacağız ya da çok çalışacağız. Çünkü bize ne zaman ihtiyaç duyulacağını bilemeyiz ve kendimizi ispat edebilmek için karşımıza çıkacak en ufak bir şansı dahi, en etkin şekilde kullanabilecek kadar hazır olmamız gerekiyor. Bir de sosyal hayattaki rollerimizi, statümüzü kısacası egomuzu bir kenara bırakıp, bir oyuncu olarak saha çıkmamız gerekiyor arkadaşlar. Alacağımız kısa sürelerde göstereceğimiz yüksek performans bizi hedeflerimize ulaştıracaktır, kuşkunuz olmasın.
Başarılı, huzurlu, dinamik ve coşkulu bir yaşam sürmeniz dileği ile...
Çok hoşuma giden ve sizlerle paylaşmak istediğim bir hikaye var arkadaşlar. Hemen aktarıyorum.
Efendim... Uzun zaman önce, bir ülkenin halkı arasında ciddi bir tartışma çıkmış. İki kişi bir araya gelse hemen bu konuyu konuşur olmuşlar. Tartışma konusu, “Ayda yaşam var mı? Şayet varsa, onlar bizi görüyor mu? Acaba onlara sesimizi nasıl duyurabiliriz?” imiş. Tartışmalar dalga dalga büyüyüp kralın kulağına kadar gelmiş. Kral bilge kişilerin bir araya getirilmesi için ülkenin her bir köşesine adamlarını yollamış. Halka verilen süre sona erdiği zaman sarayın bahçesi ülkenin akil adamları tarafından dolmuş. Kral kısaca durumu izah etmiş ve bu soruya bir çözüm bulmalarını emir buyurmuş. Ülkenin ileri gelenleri oturup, günlerce düşünüp tartışmışlar. İçlerinden birisi “Sarayın yakınlarındaki ucu bucağı görülemeyecek kadar büyük ovaya toplayabildiğimiz kadar adam toplayalım. Hep birlikte aynı anda bağıralım. Şayet ayda birileri varsa sesimizi mutlaka duyacaklardır ve belki bize cevap bile verebilirler” demiş. Kral bu fikri benimsemiş ve toplanılacak günü ülkenin her yerine duyurmuş. Süre dolmuş ve o güne kadar görülmemiş bir kalabalık bir araya gelmiş. Kral “Aynı anda bağırabilmek için kalenin surlarından önce bir uyarı top ateşi yapılacak. Sonra herkes derin bir nefes alacak ve ikinci top sesi ile birlikte hep birlikte aynı anda, tüm gücünüz ile “MERHABA” diye bağırılacak.”demiş. Kalabalık büyük bir sessizlik içinde beklemeye başlamış. İlk top sesinin ardından herkes derin bir nefes almış veee ikinci top sesi duyulmuş ardından. Ancak kral büyük bir ses duyacağını beklerken, kocaman alandan tabir-i caizse çıt bile çıkmamış. Çünkü herkes:”Bu kadar insan varken, benim sesimin olup, olmadığını kim bilecek. Fark edilmez bile. O halde neden kendimi yorayım ki!” diye düşünmüş ve bağırmamış. Kral olanları hayret içinde izlemiş. Tebaasındaki insanların bir vücut olma bilincinden uzaklaştığını, sadece kendini düşündüğünü, dünyanın merkezine kendilerini koyduklarını, yarın bir gün bir savaş çıkacak olsa, halkının kendisini yarı yolda bırakacağını anlamış ve halkının içindeki o birlik ve beraberlik duygusunu yeniden nasıl inşa edebileceğini düşünmeye başlamış. Başlamış ancak kral bunu düşüne dursun, halkın arasındaki bağların zayıfladığını, hatta koptuğunu, insanların sadece kendini düşündüğünü öğrenen komşu ülkenin kötü kalpli kralı ülkeye bir sefer düzenlemiş ve krallığın tamamını ele geçirmiş. Masal da burada bitmiş...”
Masal bitmiş ama hayat devam ediyor arkadaşlar... Bazen sosyal hayatın içinde olan bizlere çeşitli görevler veriliyor, bazı şeyleri yapmamız isteniyor. Görevleri yerine getirdiğimiz ölçüde insanların bizi olan güveni artacaktır, yeni görevler peşi sıra gelmeye başlayacaktır. Yeni görevler yeni başarılar, yeni başarılar yeni görevler... Sonuçta da insanlar tarafından güveniliriz, saygı duyuluruz ve başarılı biri olarak tanınırız... Denemek çok kolay değildir. Bu zor bir yoldur. Ancak sonuç bizi mutlu edecek ve kendinizi daha iyi ve bir işe yarar hissedeceksiniz.
Şimdi diyelim ki, bir basketbol takımının oyuncususunuz. Takımın direkt oyuncusu olabilmek için ya çok yetenekli olacağız ya da çok çalışacağız. Çünkü bize ne zaman ihtiyaç duyulacağını bilemeyiz ve kendimizi ispat edebilmek için karşımıza çıkacak en ufak bir şansı dahi, en etkin şekilde kullanabilecek kadar hazır olmamız gerekiyor. Bir de sosyal hayattaki rollerimizi, statümüzü kısacası egomuzu bir kenara bırakıp, bir oyuncu olarak saha çıkmamız gerekiyor arkadaşlar. Alacağımız kısa sürelerde göstereceğimiz yüksek performans bizi hedeflerimize ulaştıracaktır, kuşkunuz olmasın.
Başarılı, huzurlu, dinamik ve coşkulu bir yaşam sürmeniz dileği ile...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
