10 Nisan 2008 / 4 Rebiyülahir 1429
Perşembe...
Babam bugün güneşin doğuşunu görmedi...
Güneş ilk defa üzerimize babamızın gölgesi yokken, onsuz doğdu...
Çünkü babam artık yoktu aramızda...
Ömrümün en uzun yolculuğunu, ömrünün en uzun yolculuğuna çıkacak babam için yaptım...
Babamın 10 Ekim 1948 tarihinde başlayan hayat serüveni, 10 Nisan 2008 Perşembe günü saatler gece yarısını geçerken sona erdi. Perde kapandı. Bu aşağı yukarı 60 yıllık zamana babamla beraber tanık olan akrabaları ve arkadaşları yüzlerinde bir gülümseme belirlemeden babamdan bahsedemedi ve arkasından gelen gözyaşlarına da kimse sahip olamadı. Disiplinli ve çalışkan bir yapısı vardı babamın, ancak ehli keyifti de aynı zamanda. Diyebilirim ki; gezmeyi severdi, gezi dolaştı gönlünce... Yemeği içmeyi severdi, en güzel lezzetleri tattı doyasıya, kana kana, ta ki kalbi ve vücudu bundan rahatsız olana ve başkaldırana kadar... Giyinmeyi severdi, en güzel kıyafetleri giydi, her zaman şık bir insan oldu. Cömertti. Bazen ufak tefek şeylere parlasa da, yufka yürekliydi. Ne zaman / nerede üzücü bir olay görse veya duysa hemen gözleri dolardı. Fakir – fukaranın ve akrabasının ihtiyaçlarına sırtını dönmedi hiçbir zaman ve hiçbir zaman ailesinin aç ve açık bırakmadı. Hayatına/düşüncelerine kimseyi karıştırmadı, kendi bildiği ve istediği şekilde yaşadı. Kimseye de karışmadı. Babam tanıdığım en demokrat adamdı. Kendi halinde yaşadı kısacası, sanıyorum bu yüzdendir, tabutunu mezara pek çok insan taşıdı.
Ancak ateş her zaman düştüğü yeri yakıyor ya, bu defa da farklı olmadı. Babam aramızdan ayrıldı ve yokluğu içimde/içimizde büyük ve doldurulamayacak kadar büyük bir boşluk bıraktı. Sanki boğazımın tam da orta yerinde yutamadığım bir yumruk duruyor. İçimizdeki boşluk, ta ki biz de o boşluğu en sevdiklerimizin içinde oluşturuncaya kadar geçmeyecek ve biz yaşamaya devam ettiğimiz sürece de muhtemelen o yutamadığımız, içimizden de söküp çıkaramadığımız acıya korkarım ki yeni ve başka acılar eklenecek...
Hayatımızdaki her şey için bir mum yakıyoruz; anamıza, babamıza, kendimize, eşimize, çocuğumuza, akrabalarımıza, arkadaşlarımıza, işimize, hobimize, fobimize, öfkemize, zevkimize, hayallerimize, kısacası her şeye. Bu mumların bir kısmı çok büyük ve göz alıcı oluyor. Kimisinin ışığının parlaklığı diğerlerini engelliyor. Ancak bazıları var ki sürekli ve artarak ışıtmaya devam ediyorlar biz farkında olmasak da. O nedenle, kime/neye nekadar büyük bir mum yaktığımıza çok ama çok dikkat etmek, ömür sermayemizi kullanırken, önem verdiğimiz şeylerin, o çabamızı/sermayemizi hak edip etmediğini çok iyi düşünmek zorundayız. Yoksa, sermayemiz/ömrümüz bir yerde bitiyor ya da kimi zaman beklenmedik bir iflas misali her şeyi geride bırakabiliyor insan. Ve dar ve karanlık günlerde/zamanlarda insanın yanında, bazen önemsemediği ya da ikinci, üçüncü ... planda bıraktığı insanlar kendilerini tüketircesine ışıtmaya devam ediyorlar. Bu insanlar, kendilerini düşünmeyecek kadar bizi düşünüyorlar, seviyorlar, önemsiyorlar, kalpleri bizim için sevgiyle çarpıyor. Ancak öyle bir zaman geliyor ki, hayatımızın o dar ve karanlık yollarını bizim için aydınlatan bazı mumlar, istemesek de, üzülsek de sönüyorlar... Zaman her şeyi tüketiyor.
Babam da benim için, hayatımda öyle büyük bir mummuş ve babam benim yolumu karşılıksız aydınlatan en büyük ışık kaynaklarından biriymiş. Hayatımın o “çok önemli telaşları” arasında zaman zaman ihmal ettiğim, arayamadığım, sesimi duymadığında sitem dolu bir ses ile konuşan, ancak hemen yumuşayıveren babamın sesi artık bir hayal oldu. Bir daha onunla konuşamayacak, sesini duyamayacak olmam ne acı... Evde, her zaman oturduğu koltuk, okuduğu gazete ve devamını bilemeyeceği yarım bıraktığı/yarım kalan kitap, saatleri, gözlükleri, tarakları ... geride ve O olmadıktan sonra pek bir öksüz kaldılar.
Ve bizler... Annem, kardeşim, ben ve eşim... ve onunla her fırsatta televizyon kavgası yapan, istediği programları izlemek için numaralar çeken torunu, Eylül’ü... bizler de boynu bükük, buruk ve yarım kaldık....
Bizim için hep bir şeyler yapmak istedin ve geleceğe dair güzel planların vardı. Sen giderken planların yarım kaldı belki ama, bizim için sayamayacağımız kadar çok şey yaptın. Her şey için teşekkür ederiz sana Babam...
Babacığım... Sen giderken, kendin için yaktığın son mum da sönüverdi, ellerimizin arasından, gözlerimizin önünden kayıp gidiverdin...Geride hayalin kaldı. Gülerken, yemek yerken, uyurken, gazete okurken, televizyon seyrederken, telefonda “allo” diyen sesin kaldı. Bir de her aklıma gelişinde boğazımı sıkıp duran/ sıkıp duracak olan özlemin ve hasretin... Rahman ve Rahim olan Allah’ım, seni rahmeti ve merhameti ile kuşatsın...
Seni şimdiden çok özledim/özledik Babacığım...
Seni seven ve bir gün buluşacağımız ümidi yaşayan...
Oğlun...
Ufuğun...
(Bu, Babama, yokluğunda yazılan ilk mektubumdur...)
12 Mayıs 2008 / 7 Cemaziyülevvel 1429
